Ilgaz, suya da sabuna da dokunarak, bu insan eliyle kirletilmiş tarihsel dönemde, nasıl “temiz insan” olunabileceğinin / kalınabileceğinin örneklerini verdi tüm yazdıklarıyla…
Söze sığdıramayacağınız…
Her ne diyecek olursanız olun aradığınız ifadeyi bulamamanın huzursuzluğuyla sözcüklerin boğazınıza/kaleminize düğümlendiği…
Anlatmaya çalıştığınızda, hep eksik bir yan bıraktığınız kuşkusuyla içinizin birbirini yediği insanlar vardır…
Anıtlaşmışlardır…
Yaptıkları, yazdıklarıyla… Söyledikleri, söylemedikleriyle…
Yaşadıklarıyla!
Rıfat Ilgaz böyle bir yazarımızdır.

•••
Son şiirinde:
“Elim birine değsin,
Isıtayım üşüdüyse
Boşa gitmesin son sıcaklığım!”
diyerek hayatının son anında “insan” için bir şeyler yapma kaygısında olmak bile, tek başına özetleyebilecek güçtedir Ilgaz’ın yazdıklarının / yaptıklarının anlamını!
•••
Hele varoluşunu, günümüz insanına:
■ Ölümü unutturarak,
■ Olmayan ihtiyaçlarını varmış gibi algılattırıp her an tatminsizlik çektirerek,
■ Sahip olma çılgınlığını, yarışmayı kutsayan sözde bir “ahlâk anlayışı”yla kamufle ettirerek kabul ettiren bugünün vahşi kapitalizmini düşündüğümüzde, Ilgaz’ın önemi kendiliğinden çıkar ortaya…
Daha insanca ve daha yaşanabilir bir hayat için alternatif kalmadığını söyleyenlere, yüreğindeki uçsuz bucaksız sevgiyi nakış nakış işlediği eserleriyle, “alın size alternatif” diyebilmiş bir yazardır Ilgaz.
•••
Yazdıkları tamam, ya yaşadıkları?
Tek bir anımı aktaracağım… Varın gerisini siz düşünün…
1984 yazı…
Rıfat Hocam’la Cide sahilinde yavaş yavaş yürüyoruz…
Kenarda belediyenin koyduğu banklardan birine aniden çöküp:
– Mehmetçiğim gel oturalım biraz, dedi.
– Hayırdır Hocam…
– Yok bir şey, arkadaşlar daha fazla yorulmasın!
Meğer arkamızdan iki sivil sürekli takipteymiş… Ben farkında bile değilim. Uzun süre peş peşe yaşayınca anlamış izlendiğini…
Onlar da iki ötedeki banka oturdular. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra:
– Çocuklar hava çok güzel, deniz çarşaf gibi. Hadi kaçırmayın fırsatı, nasiplenin denizden, diye seslendi.
– Aman Hocam böyle iyi, oturuyoruz işte, dedi biri şaşkın ve mahcup.
“Girin girin” dedi Rıfat Hoca ısrarlı bir ses tonuyla:
– Hem ben yaşlandım artık, Rusya da çok uzak, yüzerek kaçamam memleketten!
Sonra bana döndü:
– Gariban vatan evlatları bu çocuklar Mehmetçiğim… Görevlerini yapıyorlar. Benim yüzümden güneşin altında helak olmasınlar!
•••
İnsan sevgisine memleket sevdası eşlik ediyordu Rıfat Ilgaz’da… Kendisiyle 1983 Şubat’ında yaptığım söyleşide ‘yerel – evrensel’ ilişkisine getirdiği bakış açısının, hayatımın en önemli ilkelerinden biri olduğunu belirtmeliyim.
“Doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de annem beni bu cana yakın memlekette doğurmuş” diyordu Sarı Yazma adlı romanında. Bunu sormuştum kendisine, neden böyle düşünüyordu?
“Çok sevdiğim bir yer Cide. Doğduğum, büyüdüğüm, insanı, insanları yanıbaşlarında tanıdığım bir yer. Tüm olumsuz koşullara göğüs germeye çalışan itişken insanları Cide’de tanıdım, sevdim. Dilimi orada öğrendim. Böyle olunca sanatıma yansıması çok doğal. Bir anlamıyla da yaşamın yansıması değil midir zaten sanat. Açıkça söylemek gerek; doğduğu, büyüdüğü yeri anlamayan evreni anlayamaz. Anlamı şudur bunun, ne kadar yerel olursak o kadar evrensel olabiliriz. Kendimizi anlamadan başkalarını anlayabilmemizin olanağı yoktur, olamaz da.”
“Ne kadar yerel olursak o kadar evrensel olabiliriz!”
Bu söz o günden sonra hep çınlayarak yankılandı kulaklarımda Hocam’ın sesinden!
•••
Bir sohbetimizde Celal Vardar’dan bahsetmiş ve onun şu “kısa” şiirini okumuştu bana:
“Suya dokunmazmış
Sabuna dokunmazmış
Pise bak!”
Ilgaz, suya da sabuna da dokunarak, bu insan eliyle kirletilmiş tarihsel dönemde nasıl “temiz insan” olunabileceğinin / kalınabileceğinin örneklerini verdi tüm yazdıklarıyla…
Darısı zamane kalem erbabının başına!
Mehmet Yücel
(*) Can Yücel





























