
Küre: altı üstünden kıymetli
büyülü topraklar
çocukluğum
ilk gençliğim
memleketim
•••
kabuğuna çekilse de
yalnızlaşsa da uğradığı haksızlıklarla
tevekkül içindedir sessiz sedasız
yanıltmasın
yasını yüreğine gömmüş insanlar diyarıdır
bi başkadır adıyla bile
baksanıza
avuç içi kadar bi yer
ya üç bin kişi yaşar hepi topu,
bilemedin dört bin
ama adı Küre!
dünyalar taşır küçücük bedeninde,
topyekûn yeryüzünü arz eder
– görene elbet –
•••
bilinenin aksine
taptaze çaylarla karşılardık günü sabahçı kahvelerinde
mütevazı lokantalar
vardiya yorgunlarını beklerdi
sıcacık “kelle paça”larının bol sarımsaklı kokusuyla
havası bi bakmışsın pırıl pırıl
bi bakmışsın ki sis duman
mevsimler arası seyahat hissine kapılırdık çoğu zaman
karlı, soğuk ve uzun bir kışın ardından
ne baharın keyfini sürebilirdik adamakıllı ne yazın
birbirinin tekrarına dönüşürdü günler,
sıkılırdık
•••
derken
panayır artığı bir “çadır” gelir
yetişirdi imdadına can sıkıntılarımızın
langırt
halka
havalı tüfek
bazen cambazımız da olurdu fazladan,
şenlenirdik
avaz avaz açılan o kırık dökük teybi susturabilene aşk olsun
“neşeli arabeskin mümtaz temsilcisi” Hakkı Bulut
“ben buyum sevgilim” nidalarıyla çınlatırdı etrafı bi kaç gün:
“yalanla kuramam aşkın temelini
Allah’tan korkarım aldatamam seni”
•••
“fal kabini” de olurdu çadırlarda kimi zaman
tek kişilik,
derme çatma,
dört yanı bezle örtülü
– ama önünde ille de kırmızı perde –
çiçekli yemenisiyle saçlarını alnında fiyonk yapmış bir “taze”
falına bakardı isteyenlerin
perde o iri kıyım adamları kâh örter kâh örtmezdi
– gizemi simgelerdi kırmızı –
•••
daha çok kazandıklarından olacak
babayiğit yer altı maden işçilerinin arasından çıkardı fal meraklıları
“taze”, ne söyler ne anlatırdı bilmem
nasıl ikna ederdi, onu da bilmem
yalnız
ilk verilenin üstüne
pamuk eller ha babam ceplere gider
falcının parası “taze”lenirdi sürekli
kabinden ayrılış da bi başka şamataydı,
tam seyirlik
fal baktıran,
“öptüm, vallahi öptüm” diyerek böbürlenirdi
mağrur bi edayla yüksek perdeden
herkes birbirinden onay beklerdi:
“öptü mü, öptü mü?”
•••
“altı üstünden kıymetli
büyülü topraklar: Küre”
böyle arz ettim ya hâlimizi başta
bi faydasını ne dün gördük doğrusu, ne bugün
Çankırı yollarına düşmüş
cevher yüklü kamyon konvoylarıyla unuttuk
düğün konvoylarımızın sevincini
-ki Mazıdağı denilen yer nireee, Küre nire?-
o manidar soru kaldı semalarımızda
dünden bugünlere seslenen:
“öptü mü öptü mü?”
– duyana elbet –
•••
sadra şifasız
polemiklere gömülürdük bir de bitimsiz
memleketim buruk bir şarkıya dönüşürdü:
“Saçların tarumar gözlerinde nem
Ateşe benzerdin küle dönmüşsün
Hayâl mi gerçek mi gördüğüm bilmem
Elden ele gezen güle dönmüşsün
Bir eser kalmamış eski halinden
Yazık geçmez akçe pula dönmüşsün”
göç verdikçe
azaldıkça sayımız
doyamadıkça doğduğumuz topraklara
mahzun şarkılara sığınırdık
•••
yine de bulurduk övünmenin bi yolunu:
“havası sert, insanı mert memleket”
– yanan yüreklerimizi böyle soğuturduk belki –
dilini yitirmiş yoğun bir sus çökerdi
Küre Dağları’ndan Ilgaz’lara
üşür ve eklerdim, kırgın:
“il’den ele her yanı dert memleket”
mehmet yücel





























